Yönetenlerin vicdanı
Arena'da olanları izlerken dilimin ucunda MFÖ klasiği bir şarkı dolanmaya başlıyor:
Nasıl olur bilinmez bu iş / Suç bizde değil, huzur görünmüyor / Pırıl pırıl bir dünya yaratmışsın kendine / Olmuyor, olamıyor.
2. dakikada ceza sahasına giren Kazım'a yapılan harekette "Penaltı" diye ayaklanıyoruz hepimiz. "Nasıl bir şey ki penaltı denen şey?" diye kendi kendimize sorarak yerimize oturuyoruz.
Arena'nın üzerinde kocaman bir düşünce balonu dolaşıyor: "Nooluyor yahu?" Herkes birbirinin yüzüne şaşkın şaşkın bakarak bu soruyu tekrarlıyor. İnsanın hevesini kursağında bırakacak ne varsa oluyor demircilerin karşısında.
Halı saha maçına çıksanız; rakibin teknik ve kondisyon yetmezliği dolayısıyla sadece kendi kalesinin önüne yığılıp kaleyi bulması muhtemel şutların önüne 'kol-bacak' atlayanlar gibi bir defans anlayışıyla oynuyor Karabük...
Sonuçsuz kalan ataklar
İkinci penaltımsıyı da 'es geçince hakem(!)' bu kez olanlara olacaklara isyanın gösterisi başlıyor arkasını sahaya dönen taraftarlar arasında; hem de gök gürültüsünü andıran bir koroyla: İS-Tİ-FA... Tam 33 golle sonuçlanma ihtimali yüksek atak yaptı Galatasaray. Bütün adamlarıyla kalenin önüne 'yığılan!' Çelikçileri aşma mahirliğini gösteremedikleri için de Arena'daki ilk galibiyetsiz karşılaşmanın altına imza attılar.
Taraftar ilk yarı yönetimi ardından da ikinci yarı oyuncuları yeni bir düzleme oturtmaya çalıştı bu demokrasiye devrinde. Bilmiyorlar ki yönetimler yine yöneticiler tarafından seçilir.
Ama figüranları bile çıldırtan bir 'başrol!' hatası var di mi sergilenen oyunda.
Elini vicdanına koyan herkes o istifayı ister, değil mi o tribünde olsa... İnsanın canı daha neler çekiyor, eli vicdanına gidince değil mi? İnsan verilmeyen o iki penaltıya ve yönetimin hallerine bakınca kaçınılmaz olarak bir vicdan arayışına giriyor değil mi?
Futbol işte, hayata benziyor...
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

