Maç başlar başlamaz üç puanın Galatasaray'ın olacağı belli olmuştu. Hücum pres, tempo, rakip kaleye dönük hırs tribündeki onbinlerce sarı-kırmızılı taraftarı havaya hemencecik sokmuştu. Dün akşam resmen "ligin en iyi deplasman takımı" denen Galatasaray'ın "iç saha takımına" evrilmesine tanıklık ettik. Erken dakikada
Kerem'in golüyle öne geçilmişti ama gözler yine de
Mertens'i arıyordu. Eğer O da olsaydı ilk yarı çok farklı bir skorla biterdi. Keza; Mata hayli kötü oynuyordu. Hem de öyle böyle değil. Sempatik bir adam Mata. ''Bu da kariyerinin sonunda 'tırtık' yapmaya gelmiş'' demeye insanın dili varmıyor. Hatta adamı o kadar seviyorum ki, bir ara ''eskiden ne topçuydu be, şimdi şu haline bak'' diye içlenirken buldum kendimi. Derken; ilk yarı bitiminde art arda attığı iki golle bir anda maça damga vurdu İspanyol. Hayatta da futbolda da asla pes etmemek lazım. Bakın
Okan Buruk'a, sezon maçında pek çok kişi ona birkaç ay ömür biçiyordu. Bakın
Muslera'ya hala takımını sadece muazzam kurtarışlarıyla değil duruş ve tavırlarıyla da ayakta tutabiliyor. Bakın haylaz
Icardi'ye, emekli(!) Gomis'e, ''bundan hiçbir şey olmaz'' denen
Barış Alper'e... Dubois'yı sol beke dönüştüren
Sacha Boey'e... ''Gidiyor'' denirken asistle dönen
Yunus'a ne demeli? Galatasaray bir oyuncu grubundan büyük bir takım olmaya koşuyor. ''Hepimiz aynı gemideyiz'' mantığı dün akşam da Mata'yı ayağa kaldırdı, Mata'ya değer kattı işte. Artık an itibarıyla en güçlü şampiyonluk adayı Galatasaray.