- 29 Ağustos 2013 | Perşembe
Kazanan ve kaybeden...
Transfere 100 harcayıp, altyapıya ''üç'' vermeyen, yurt dışında Türk kovalayan; BİZ...
Bir günde, bir telefonla memleketin plastik, inşaat, deniz ürünleri vs sektörlerinde iş gören bir kişiyi ''Futbol şube sorumlusu'' yapan, etrafına her devrin yancılarını yerleştirip ''bildik'' menajerlerle transfer avına gönderen; BİZ... Bonservisi ''bir'' etmeyecek futbolcuya 10 verip, yıllık kazancını ''beş'' ile çarpan; BİZ... O transfer harekatını nefes kesen macera filmi gibi kurgulayan, an be an tefrika eden, alınan golcü iki maç boş geçince alanın ve oynatanın kellesini isteyen; BİZ...
Eşek yüküyle transfer komisyonları saçan, zamanı geldiğinde devlete vergisini ödemeyen; BİZ... Tribündeki şiddetten yakınan, şiddet eğilimli taraftar gruplarına bedelsiz bilet dağıtan; BİZ... Her seferinde ülke futbolunu yeniden yapılandırmak üzere federasyon yönetimi seçen, federasyonu ''Milli Takım'' ve ''MHK''dan ibaret sanan; BİZ... ''Teşvik ile şike aynı şey değil'' diyen, ''sahaya yansıma'' kavramını uyduran BİZ...
Sistemin devamlılığı...
''Aziz Yıldırım'ın hapis yatması ile Yıldırım Demirören'in TFF Başkanı olması'' ndan ibaret değil 3 Temmuz...
Krizi yönetmek, çözüm ve/veya uzlaşı üretmek Türkiye gibi büyük bir ülke için bu denli zor ve sancılı olmamalıydı. Süreç sırasında sancı ve komplikasyonların temel nedeni ,ne yaptığını bilen tek aktörün ''Yayıncı Kuruluş'' olmasıdır. Krizi yönetmeye isteksizce de olsa doğal sebeplerle dahil olan ''Yayıncı Kuruluş''un ticari kaygıları son derece anlaşılır türdendi.
Ortalığın bu denli BULANIK olmasının gerekçesi ise kaygısı ''sistemin devamlılığı'' olanların, ''Türk butbolu bitti, bitiyor, bitecek'' söylemiyle estirdikleri sert rüzgarlardır. Esas sorun; ülke insanı ve sporsever için eğlence üretecek kurgudan uzak ''sistem''in gres yağlarıdır. Daha önce ''Marka değeri'' kavramıyla sakladıkları niyetlerini 3 Temmuz krizi ile birlikte bu kez bir ''ölüm-kalım savaşı'' şeklinde maskelemişlerdir. 3 Temmuz -anlayana- esas bu profili ifşa etmiştir...
Türk futbolu'un gerçek düşmanları tam olarak bu bahsi geçen profildir... Bunu, artık çok geç olsa da Aziz Yıldırım bile anlamıştır. Peki ya BİZ?...
Fırsat ayağımıza geldi
Ülkemizin kültürel, ahlaki ve ekonomik olarak futbolla kaybettiklerini konuşmaktan, gerçek anlamda avucumuzdan kayıp giden fırsatları unutmaya yüz tuttuk. Türk futbolu vakit kaybetmeden, dünya futbolunun etkin ve üretken pazarlarından birisi olarak kurgulanmalıdır.
Türk takımlarının maçları geniş bir coğrafyada izlenmeli, Türk gençleri sadece Türkiye'de değil, birer ''kültür elçisi'' olarak dünyanın dört bir yanında top koşturmalıdır.
Halk futbolla eğlenmeli, bütünleşmelidir.
Bu tezahürleri barındıran kapasite ve aktörler bu ülkede fazlasıyla mevcuttur.
Yeni şeyler söylemenin ve belirli bir profilden kurtulmanın fırsatı bir kez daha ayağımıza gelmiştir.
Bu kez çerçeveyi görmenin ötesinde topu filelerle buluşturmanın tam zamanıdır...
Serkan KORKMAZ