Futbolun tanrısı: Zico Aslında Brezilyalı "ortadirek" bir ailenin çocuğu. Her Brezilyalı gibi gündüz plajlarda top oynuyor, geceleri ise "büyük bir futbolcu" olacağını görmenin rüyasına yatıyordu. Bir radyo spikeri keşfetti onu. Aldı Flamengo'ya götürdü. İlk takımında zayıf, çelimsiz haline bakıp, "evinde seni hiç mi beslemediler?'' diye sordular. Kısa sürede gelişti. Brezilya'da ve Udinese'de maç başına 0.7 gibi müthiş bir gol ortalaması tutturdu. Gitti Japonların, küçük bir kasaba ve gariban takımı olan Kashima Antlers'i de zengin klüplerin içinde başarıya götürdü. Futbolu bıraktıktan sonra, önce spor bakanlığı yaptı, sonra Japonların başına gitti.
Arjantin'den 4 yiyerek başladı ama önce Çin'deki Asya Kupası'nı kazandı, sonra da 2006 Dünya Kupası elemelerini. Almanya 2006'ya gelmeden de hedefini belirlemişti. Japonya'yı bırakacak ve kariyerine Avrupa'da devam edecekti. Nasıl bir koçtu Zico? Bu hafta hepiniz hemen hemen aynı soruyu sordunuz bana. Kendi fikrimi her zaman olduğu gibi kanıtlarla açıklayayım önce; Japonya bu turnuvada 7 gol yedi, 6'sı maçların 2. yarısında. Ya konsantrasyon sorunu vardı takımın ya da kondisyon. Japon takımının 11 kişilik kadrosunun 5 adamı hiç değişmedi. 3 maçta da 90 dakika oynadı. Yani Zico, sabit bir kadroya değer veriyor, istikrardan yana oynuyordu. Aslında 3'lü savunma ile oynamasına rağmen, 1 maçta 4'lü savunmaya dönerek, rakibe göre oyun anlayışını değiştirebileceğinin sinyalini de veriyordu. Takımın kozlarından Hidetoshi Nakata maç başına 4 top çalıyor; (Viera'da bu rakam 5'tir) Zico'nun orta alan adamlarının, ne kadar yüksek tekniğe sahip olurlarsa olsun, işin "ameleliğini" yapmalarını da ne kadar istediğini gösteriyordu. Ayrıca maç başına 6 kontratak yapan Japon Milli Takımı, Fransa'nın bile 5 kontratkta kaldığı düşünülürse; Zico'nun bu işleri ne kadar sevdiğini ve Fener'in de hücumda nasıl adamları alması gerektiğini bağıra, bağıra söylüyordu herkese. (Uğur Boral'a da gün doğuyordu böylece) Zico'nun Japonya'sı maç başına en az uzun top kullanan 5 takımdan biri oluyordu. Bu da, bizim geçen sene anlata anlata sayısını bir hayli azalttığımız gereksiz uzun pasların Fener'de olmayacağını, özellikle Rüştü'nün bu konuda Zico tarafından daha çok uyarılacağını gösteriyordu. Sonuç olarak; Japonların, iyi niyetine, futbolcu ile kurduğu sıcak ilişkilere ve disiplinine hayran kaldıkları, bu yüzden de "Futbolun Tanrısı" dedikleri Zico, Fener'de kısa pasın ve bolca paslaşmanın ağırlıkta olacağı, herkesin top çalmaya yardımcı olacağı, büyük olasılıkla 4'lü savunmanın önünde 2 ön libero ile (Marco ve Appiah) savunmanın güven altına alınıp, orta alanda hücuma yönelik 3 adam (Tümer, Alex, Tuncay) ile rakibe baskı yapıp, rakip alanda top çalmanın sağlanacağı ve önlerinde tek santrforun (işte burada sorun var, Fener henüz böyle bir adam bulamadı) oynayacağı, 4-2-3-1 sistemine dönecekti. Ama bu sistemde şart olan arka 4'lünün hızlı bir stoper ve sağ bek ihtiyacının (Cannavaro, Ayala, Portekizli Miguel tipinde) nasıl karşılanacağı da Fener'in sorunu. Bu işin teknik yanıydı. Ya psikolojik tarafı? İşte orada yönetime büyük iş düşüyor. Taraftarın ve futbolcunun başlangıçta Zico'ya şüpheli gözlerle baktığını herkes biliyor. O zaman olası başlangıçtaki başarısız sonuçlarda Daum'a verdikleri desteğin yarısını verirlerse Zico sıkıntıyı aşar. Bu arada Zico tavla oynarsa kesin kazanır diye düşündüm. Düşünsenize ligdeki derbi maçları 14, 15 ve 16. haftalara denk geldi. Yani 'futbolun tanrısı'na, Tanrı da yardımını esirgemedi.