Aslında 24 Nisan'ı bekleyip öyle yazacaktım ama sabredemedim. Çocukluğumun futbol yıldızlarını ve benim için o yıllarda, Galatasaray denince aklıma gelen isimleri canlı olarak izleyeceğim için o kadar heyecanlıyım ki bir an önce duygularımı kağıda ya da klavyeye her neyse dökmek istedim. Kafa kağıdım eski ama o kadar eski olmadığı için, pek çokları gibi 14 yıl hasretlik dönemlere yetişemedim. Ne yalan söyleyeyim hiç de üzgün değilim bu konuda. Aklım başıma erdiği ilk yıllarda G.Saray sevgisiyle dolmaya, Florya yollarını aşındırmaya, o yıllarda hayranı olduğumuz futbolculardan bir imza ya da resim almak için koşturmaya başladığımız yılın sonunda G.Saray şampiyon olmuştu. Şu anda da çok değerli olmakla beraber, o çocuk yaşlarımızda tuttuğunuz takımın şampiyon olması ne kadar önemliydi, herkes bilir. Babanızın size bayramda 3 cırt cırtlı adidas ayakkabı almasından, Bebek'te denize girmekten, mahalleye macuncu amcanın gelmesinden, en sevdiğiniz halanızın kalmaya gelmesinden çok daha önemliydi şampiyonluk. Size ait olan bir sevinçti, kendinizi etrafa taraftar kimliğiyle de olsa kabul ettirmeniz demekti. Okulda hele de adı Beşiktaş'la başlayan bir okulda okurken arkadaşlarınıza atacağınız hava, Arnavutköy akıntı burnunda bile esmezdi. Okul adına çıktığınız televizyon programında konuştuğunuz konudan çok, hala boynunuzdaki sarı-kırmızılı kaşkol ile hatırlanmanızı sağlayacak kadar önemli bir detaydı. Uğur'a Uwe deyip, Prekazi'ye Preki demek bile bir ayrıcalıktı. Hele, Florya'ya gittiğimizde Arif Kocabıyık, o yaşımıza bakmadan bizi adam yerine koyup bizimle sohbet etmişti ya, o sevap ona ömür boyu yeterdi. 1987 yılında, benim de anlamadığım sebeplerden liglerin tatil olduğu bir hafta, "Sayın Denizli, liglerin ertelenmesinde kimin parmağı var?" soruma gülüp başımı okşamıştı ya, işte o yüzden Fenerbahçe'ye gittiğinde içim burulmasına rağmen Denizli'ye o kadar da kızamamıştım. Simoviç değil miydi lügatıma "Adam geçer, top geçmez" lafını kazandıran. Raşit'in son yılı da olsa, futbolculuğunu hatırlıyorum derken, arkadaşlarıma "Bu işlerde ne kadar eskiyim" pozunu yapmamış mıydım? Deplasman yolculuklarında tatlı sohbetine doyamadığımız ama fotoğrafları hariç, futbolculuğuyla ilgili canlı hiçbir belgeyi görmeye nail olamadığım sevgili Gökmen Özdenak'ı izleme fırsatını bulmak bir şans değil de nedir? En güzeli de, teknik sebeplerden ötürü Suat Kaya'nın jübilesi hariç, sahada canlı izleme fırsatı bulamadığım Hagi'yi izlemek keyfine erişeceğim o gün. Bir solukta aklıma gelen, gelmeyen, benden önceki kuşaklara ve bizlere Galatasaray'ı sevdiren, anılarımızı biraz da burnumuzun direğini tatlı tatlı sızlatıp hatırlatan isimleri göreceğim için inanın sevinçten yeni doğmuş tay gibi dizlerim titriyor. Ben o gün, üstümde 100. yıl forması ve digital da olsa fotoğraf makinemle tribünde yerimi alacağım ve "Galatasaray maçları fotoğraf koleksiyonuma" en güzel parçayı hediye edeceğim. Ya siz?
SİBEL AKIN