Siyah Lale öğretisi Hollandalı öğreten adam zaman zaman Fenerbahçe'nin gündemine düştüğünde, taraftarı hep heyecanlandırmış, ancak medya tarafından sürekli "çok sorunlu" bir futbolcu olduğu pompalanmıştı, gelince anladık ki, aslında o "çok sorumlu"ymuş. Futbol filozofu efsane Gullit'in duruşu, yüreği ve oyun zekası ile bütün futbolseverlerin içinde ukde olan Van Basten'in becerilerini bünyesinde barındıran bir futbol emekçisi. Tabii ki onların adamlıklarını, takım ruhunu, futbola saygısını da sonuna kadar özümsemiş ve bu konuda derslerle dolu bir adam. Formasına, renklerine, emeğe, çalışmaya, rakibe, mesleğine ve taraftarlara saygının ve sevginin ne demek olduğunu gösteriyor, bıkmadan öğretiyor geldiği ilk günden beri. Fenerbahçe eğer yıllar sonra takım ruhunu ve takım olmanın önemini kavramışsa, takım olma yolundaysa, bunun saha içindeki uygulamalı öğreticisidir Pierre van Hooijdonk. Çünkü biliyordu ki, yetenek yetmez, başarı çok ama çok çalışmaktan geçiyor. Çünkü biliyordu ki, rakibine saygı duymazsan, en az rakibin kadar koşmaz ve mücadele etmezsen, yetenek farkın ortaya çıkmaz. Her haliyle bir ders veriyordu Pierre. Formanın "iğreti"lerine inat, formanın "öğreti" lerini sokuyordu vizyona. Hem saha içinde hem saha dışında. Oynadığı zaman da oynamadığı zaman da tartışmasız bir liderdi. Attığı gollerden sonra antrenörüne ya da tribüne değil pası veren arkadaşına koşuyordu, Kemal'in uzun zamandır sakat ayağını dizinin üstüne koyup okşuyordu. Çocuğunun formasına takıma yeni gelen Alex'in adını yazdıracak kadar komplekssizdi ve bu haliyle de en katışıksız biçimde "takım olmak" dersi veriyordu. Hastayken bile tribündeki yerini alıyordu. Sadece galibiyetlerde değil, yenilgiler sonrası bile tribünlere giderek, taraftarlara desteklerinin hakkını alkışlarla verdi. Takımla tribünü birbirine yaklaştırdı. F.Bahçe'nin geçen seneki dirilişinde, onun yenilgi tanımaz, lider, centilmen ve sempatik tavırlarının önemi çok ama çok büyük. Golleri ve oyunuyla da şampiyonlukta en büyük pay sahibi kuşkusuz o. Buna rağmen alçakgönüllüğünden ve samimi tavrından zerre kadar uzaklaşmadı. Asla "ben" demedi, onun lugatında hep "biz" vardı. Onun aşıladığı takım ruhu ve anlayışı şampiyonluğa taşıdı Fenerbahçe'yi. Herhangi bir maçtaki başarısıyla gelen övgülerin ardından, kendine yabancılaşanlara "ibret öyküleri" sundu, onları kibarca uyardı. Doğru bildiğini söylemekten asla sakınmadı. Açık sözlü ve açık yürekliydi. Kendisinin ve eşinin ailelerinin bütün ısrarına ve baskısına rağmen ikinci çocuğu Fay'in çok sevdiği İstanbul'da doğması ve kimliğinde İstanbul yazması için direndi. Çünkü İstanbul'u da Türkiye'yi de çok seviyordu. O her şeyiyle gerçek bir Fenerbahçeli, sadece ait olduğu renklere gecikmeli kavuşmuştu o kadar. Şimdi sevgili eşi ciddi bir doğum sonrası bunalımı yaşıyor. Umarım olmaz ama belki ayrılık da bu yüzden zorunlu olarak gerçekleşecek. Ama ayrılıkların sevda'ya dahil olduğu, ayrılanların sevgili olduğu bir an bile unutulmadan. Siyah Lale gitse bile ruhu hem Saracoğlu'nda, hem Samandıra'da, hem ter döktüğü her statta, hem de formasında ilelebet kalacak ve de kalmalı.